İlçemiz

  • Kategori: Ogene
  • Cumartesi, 23 Eylül 2017 10:49 tarihinde yayınlandı.
  • Super User tarafından yazıldı.
  • Gösterim: 120

Çaykara'ya Sitem şiiri ile Çaykaralıların Ayrıcalığı makalesi, Çaykaralının çilekeşliğini çok açık bir şekilde anlatıyor. Tabii bilmeyen, çekmeyen pek anlamayacak olsa da okunması tavsiye edilir. Okunursa, Çaykaralının devletine milletine isyankar olmadığına şaşıracak vatanseverliğe örnek oluşturduğunu kabulleneceksiniz.

  

 ÇAYKARAYA SİTEM                   
Selam sana Çaykaram, selam gurbet elinden
Şimdi hasretim sana, kaçtıydım evvelinden
Methini çok okudum aşıkların dilinden
Ben sana doyamadım, sen beni doyurmadın
Mecburi göç eyledim sebebini sormadın
Korkarım benim için bir mezar ayırmadın.
Sende doğdum büyüdüm senin suyunu içtim
Yollarında dolaştım köprülerinden geçtim
Elbisem kırk yamalı yarı tok yarı açtım
Ben sana doyamadım sen beni doyurmadın
Göçeli yıllar oldu hali nice sormadın
Korkarım benim için bir mezar ayırmadın
Kendinde saklıyorsun bütün sevdiklerimi
Düşün gurbet ellerde neler çektiklerimi
Anlatsam üzülürsün bütün bildiklerimi
Ben sana doyamadım sen beni doyurmadın
Göçeli yıllar oldu hali nice sormadın
Korkarım benim için bir mezar ayırmadın
Yaylaların çok güzel temizdir suyun havan
Çok yaylacılık yaptım kışın yemekler yavan
Çiçekler açıp solar ne petek var ne kovan
Ben sana doyamadım sen beni doyurmadın
Ele saldın Çaykaram daha beni sormadın
Korkarım benim için bir mezar ayırmadın
Ömrümün baharını sinende yaşamadım
Kaç sene oldu seni gezip dolaşamadım
Kabul mü etmiyorsun sana ulaşamadım
Ben sana doyamadım sen beni doyurmadın
Bana hep gel diyorsun hiç kendin buyurmadın
Korkarım benim için bir mezar ayırmadın
Mikdattır benim adım Eğrideredir köyüm
Sayım olur saymazlar seçimde yoktur oyum
Burada yabancıyım orada bilmem neyim
Ele saldın Çaykaram sen beni doyurmadın
Göçeli yıllar oldu nice oldu sormadın
Yatacak yerim de yok bir mezar ayırmadın
Şair :Mikdat Bal
 
ÇAYKARALILARIN AYRICALIĞI
Kısaca hayat hikayemi anlatmam istendiği için önce ondan başlayalım: 1936 yılında Samsunun Erikli Köyünde dünyaya geldim. Samsunun en büyük köyü olmasına rağmen,gerek bizim köyde gerekse çevre köylerde İlkokul yoktu.Mahallemize en az yarım saat mesafede bulunan Gürcüler mahallesindeki Camiye Cuma namazına giderdik. Bu Camiinin çevresi bayram şenliklerine ve özellikle güreş sporlarına uygundu. Büyükler ve gençler namazdan sonra güreş müsabakaları yaparlar ve biz çocuklar da onları büyük bir zevk ve heyecanla seyrederdik.Bu müsabakaları seyretmek bahanesiyle ile namaza ısınanlarımız az değildi. Rahmetli babam Mehmet Hilmi,(Ölümünden birkaç ay sonra ben doğmuşum),bu köyler arası güreş müsabakalarından birinde kadın-erkek binden fazla seyircinin huzurunda başa güreşen üç pehlivanı sıra ile yenmiş ve eve müthiş bir baş ağrısı ile dönmüş,yedi aylık evli iken, bir hafta içinde vefat etmiş.(Rahmetli babaannem,nazardan öldüğünü söylerdi.) Mahallemizdeki en eski mezar,esas mesleği demircilik olan babama aittir.Zaman zaman hasret gidermek maksadı ile buraları ziyaret eder,büyüklerin dualarını almaya gayret ederim de eski hatıralar canlanmış olur. Ailemiz Çaykaradan gelip bu köye yerleşmesine Of boğazında 1929 yılında vuku bulan büyük sel felaketi sebep olmuş. Bir Cuma namazından sonra Erikli Camiinde genç ve güzel sesli bir hafızın Kuranını dinleyince ona heves ederek "ben de hafız olacağım "dedim.Civarda Kuran Kursu olmadığından Of-Kadahor nahiyesinin(1947de kaza olmuş ve Çaykara adını almıştır.)Yukarı Hopşara (şimdiki adı:Akdoğan) Köyünde bulunan babaannemin küçük kardeşi ve köyün o zamanki muhtarı merhum Mehmet Şimşek’in evine gitmem karalaştırıldı. Baba tarafım, Hafızzadelere, Müftü oğullarına ve ana tarafım Hacı Kerim oğullarına dayanır. GURBETTE VE ANAVATANA İLK YOLCULUK 1945 yılı sonbaharında küçük dayım Refik Orhan’la birlikte Samsundan bir kamyonla yola çıktık.(O zamanlar otobüsler çok ender bulunurdu.)Tabiiki kamyonun şoför mahalli bize düşmezdi.Arkada çuvallar ve eşyalar üzerinde,yarımız ayakta iki günde Trabzon’a vardık.Yollarda asfalttan eser yok.Yollar toz duman.Şoförler Rizeli baba oğul.Nöbetleşe kamyonu kullanıyorlar.Ben ise onlara heves ediyor ve içimde "acaba dünyada bundan daha zevkli bir meslek olabilir mi "diyordum.Üçüncü gün köyümüze Akdoğana geldik.Bölgenin coğrafı durumuna bir müddet alışamadım.Her taraf adım başı setler ve duvarlar.Ama evler, birer şato gibi,taş ve ağaç.İşçilikleri mükemmel. Zamanla anladım ki Doğu Kara denizin yapı kültürü, Anadolu’nun diğer bir çok bölgesinden en az yüz yıl ilerde. Beni oradaki akrabalarım ve diğer komşular fevkalade sıcak karşıladılar. O zamanki hocamızın(Haneci Hacı Hafız Efendi),eşi rahmetli Paçanlı teyze ise,bana kol kanat gererek "bu çocuk,hem yetim ve hem de gurbettedir.Buna karşı katı davranmana ve hele onu dövmene asla tahammül edemem,o benim himayemdedir..."dedi ve hakikatten de öyle oldu.Daha sonra askerden yeni dönmüş olan esas hocamıza Hacı Yusuf Efendiye devredilmiş olduk.(Halen Çaykara Müftülüğünden emekli olup,Bursa’da ikamet etmektedir.) Saygıdeğer okuyucular, sizlere bir hususu önemle açıklamak istiyorum.Şu anada 64 yaşındayım.Hocalarımın ve büyüklerimin duası ile çeşitli önemli görevlerde bulundum.1973-80 yılları arasında Zonguldak ve Kayseri Milletvekilliği,bir müddet Avrupa Konseyi üyeliği,Almanya’da geçen 15 yıl içinde gerçekleşen Dinler arası Diyalog çerçevesindeki hizmetler ve Köln üniversitesindeki çalışmalar sırasında tanıdığım her seviyede yabancı insanlar.Kısacası antropolojik olarak(insanları ve ırkları anlatan,tanımlayan ilimle ilgili)bizim bölgenin üstün insan karakterine çok az yerde rastladım.Bunun sebebi ise "Of uleması" olarak anılan hocaların,müderris ve muallimlerin verdikleri sağlam ve doğru din ile ahlak bilgisi olsa gerektir.Bu bölgede halen cezaevleri boştur.adam öldürme,hırsızlık ve fuhuş olaylarına rastlanmaz.Zaten kök itibarı ile Kuran-ı Kerimde 140 yerde tekrarlanan "Silm ve islam"=Güven ve barış demek değil midir? Burada Buharıde geçen bir olayı,bu vesileyle nakletmek yerinde olacak: Adiyy bin Hatem rivayet ediyor: "Bir gün peygamberin sohbetinde bulunuyordum.Seyahatten yeni dönen biri Rasulu Ekreme yollarda emniyet,can ve mal güvenliğinin bulunmadığından bahsederek yol kesenlerden şikayet ediyordu.Allahın Rasulu onu dinledikten sonra bana dönerek:dedi.
“Eğer benden sonra yaşarsan, bir kadının tek başına Allah'tan başka kimseden korkmadan Hire'den kalkıp Kabe'yi tavaf ettiğini göreceksin.” Adiyy,ekliyor: "Ben bir defasında Kabeyi tavaf eden yalnız bir hanım gördüm ve ona sordum:O da dedi " Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi bu barış ve güven ortamı,kuvvetli bir ahiret ve Allahın huzurunda verilmesi mukadder hesap gününe inanmanın sonucu,sorumluluk bilinci sayesinde oluşmuştu.Böylesi bir inancın zayıfladığı veya yok olduğu toplumlarda huzur ve güven ortamı oluşamaz. Vaktiyle bir dergide okumuştum: Osmanlı arşivlerinden anlaşıldığına göre, Bolu sancağına bağlı bir köyde bir tarla alışverişi olur.Tarlayı satın alan kişi,henüz borcunu da tamamen ödeyebilmiş değildir.Yani maddi sıkıntı içerisindedir.Bir gün çift sürerken sabanının ucuna bir küp takılır.Ortaya çıkan küp,altınla dopdolu.Bu durumu Allahtan başka gören de yok.Düşünür ve şöyle karar verir:"Bizim pazarlığımızda bu küp yoktu.Bu altınları olsa olsa bu tarlayı bana satanın dedeleri koymuştur.İyisi mi bunları ona götürmeliyim."Altınları aldığı gibi ilk tarla sahibine götürür.O kişi de:"ben bunları alamam.Bu küpü benim ailemden birisinin gömdüğüne emin değilim.Sonra bunun hesabini nasıl veririm..."der. Bunun üzerine durumu Kadıya, mahkemeye havale ederler. Duruşma zamanı gelince Kadı efendi:"Böylesine dürüstlük abidesi iki insanı muhakeme edecek pürüzsüz bir vicdana ben şahsen sahip değilim.Bu davayı başka bir meslektaşım gelsin sonuçlandırsın..."diyerek duruşmaya son verir ve makamını terk eder. "...Ey ileriyi gören akıllılar ibret alın, ders alın!..."(Haşr S.A.2) Gördüğümüz ve seyrettiğimiz kadarı ile bütün dünya milletleri maddi ve fiziki hayatlarını kolaylaştıran teknoloji harikalarından bıkma noktasına gelmiş,karşılıklı güven,sevgi ve kardeşliği öne alan bir toplum arayışı içine girmişlerdir.Petrolü insan kanından daha kıymetli sayan ve vicdanlı insanlara da "tat yok gecesinde gündüzünde,neyleyeyim ben bu yeryüzünde" dedirten siyaset anlayışlarından da nefret edilmektedir. Herkes gibi benim de hayat boyu birikmiş birçok hatıralarım vardır. Bunlardan bir kısmı,insan sevgisi ve sorumluluk duyguları ile ilgilidir.Bu hususlarda bir örnek vermek istiyorum.Örnek kendi akraba ve ailemizden: Yukarıda kaydettiğim gibi Çaykarada babaannemin baba evinde yedi küsur senem geçti.Benimle birlikte altı erkek çocuğun ve de muhtar olan dayımın(evin reisi)hizmetinde bulunan rahmetli yengemin,o hizmeti çok çetin,evin işlerini tek başına ve oturup dinlenmeden nasıl üstesinden geldiğini düşünmek gerekmez mi? Maalesef o günkü geleneklere göre,erkekler ahıra girmez,inek sağmaz,ev temizliği ile kesinlikle ilgilenmez.Aksi takdirde o erkek gülünç duruma düşmüş olur.En ağır yükleri de tabii kadınlar taşır... Bu yengeyi ölümünden bir müddet önce ziyaret etmiştim. İki büklüm olmuş yürüyemez durumda idi. Başını kucağıma koyarak bana şöyle yalvarıyordu:"Kuzum,ben öte aleme yolcuyum.Sen bizimle şu kadar yıl beraber olmuştun.Sana bir ana gibi davranamadığım anlar olmuş ve seni kırmış olabilirim.Ne olur beni bağışla ve hakkını helal et..."(İşin aslına bakılırsa,tam tersine onun bende dağlar kadar hakkı vardı.)Ne diyebilirdim.İkimiz de ağlaşarak hasret giderdik.İnsanı derin derin düşündüren bir vicdan muhasebesi ve ahiret inancı... Bundan iki yüz sene önce yaşamış bulunan meşhur Alman şair ve edibi Goethe,(göte,1749-1832)"Türkler ahiret alemi ve cennete,oraları gezmiş ve görmüş gibi inanırlar..." demek suretiyle bizi ne güzel tarif etmiştir.
Yazan: Mehmet Zeki OKUR
ÇAYKARALILAR haber-Yorum ve Kültür-Sanat Dergisi
Yıl:9 sayı 14 Haziran 2000

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile